bayram.seferoglu.sitemynet.com
gazete

şiirler
duygular
Victor Hugo
Ankara
sanat
edebiyat
dostlarım
özdemir ince
trt
Yayınlar

şiirler



Edebiyat - Ankara

Orhan Veli KANIK

Hürriyete Doğru

Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çikacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kiyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mi dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?

Heeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Orhan Veli KANIK
(1914 - 1950)

LE MOIS D'AOÛT DE L'AN 1922
L'HISTOIRE DE NOS FEMMES
L'ORDRE DU SIX AOÛT
L'HISTOIRE D'UN OUTIL
ET D'UN ÊTRE HUMAIN

Sous la lune avançaient les attelages.
Les charrettes avançaient d'Akchéhire vers Afyon.
La terre était si infinie
les montagnes tellement éloignées
on dirait que les marcheurs
n'arriveraient à aucune destination.
Les charrettes avançaient sur leurs roues en bois de chêne en une pièce
et elles
étaient les premières roues à tourner sous la lune.
Les boeufs sous la lune étaient
si petits
si courts
comme s'ils étaient venus d'un autre et trop petit monde
et il y avait des scintillements sur leurs cornes malades et cassées,
et ce qui s'éjectait du dessous de leurs pattes
était la terre
la terre
et encore la terre.
La nuit était claire et chaude
et sur les charrettes et disposés dans leurs coffres en bois
les obus de bleu foncé étaient tout nus.
Et les femmes
en le cachant les unes aux autres
regardaient sous la lune
les cadavres de boeufs et de roues abandonnés par les convois précédents...
Et les femmes
nos femmes :
avec leurs mains effrayantes et saintes
leurs petits mentons fins, leurs yeux énormes
nos mères, nos femmes, nos bien-aimées,
et qui meurent comme si elles n'avaient jamais vécu
et dont la place à table
vient après celle de nos boeufs,
et que nous enlevons sur les montagnes avant d'aller en prison,
et que nous envoyons à la moisson, à la récolte du tabac, à ramasser le bois
et au marché,
et que nous attelons à la charrue
les femmes
nos femmes
qui se donnent à nous dans les étables
avec leurs hanches lourdes qui ballottent et leurs castagnettes
à la lueur des couteaux piqués au sol.

et maintenant sous la lune
derrière les charrettes chargées de munitions
comme si elles transportaient des épis de blé ambre pour battage
elles avaient le coeur tout aussi serein
et la même habitude fatiguée.
Et sur l'acier des projectiles d'obus de quinze millimètre
dormaient des enfants aux cous chétifs.
Et sous la lune les charrettes
avançaient d'Akchéhire vers Afyon.

L'ordre du Six Août a été donné.
Les Première et Deuxième Armées, leurs divisions, leurs charrettes et
leurs régiments de cavalerie changeaient de place, se déplaçaient.
98.956 fusils
325 canons
5 avions
2.800 et quelques épées
et 186.326 coeurs humains pleins d'espoir
et deux fois plus d'oreilles, de bras, de pieds et d'yeux
se mouvaient dans la nuit.
La terre dans la nuit.
Le vent dans la nuit.
Attachés à leurs souvenirs, en dehors des souvenirs
dans la nuit :
Les êtres humains, les outils et les bêtes
s'approchaient les uns des autres avec leur fer, leur bois et leur chair
et estimant qu'il faut s'approcher les uns des autres
pour leur terrible
et silencieuse sécurité
avec leurs énormes pieds fatigués
et leurs mains couvertes de terre
ils marchaient.

N. Hikmet RAN
Paysages Humains de Mon Pays.
Traduit par Yakup YURT ©

Yakup YURT

YEŞERSİN ÇİÇEKLER

Bugün günlerden ne
Kaç yaşıma girdim
Aynalara kızmaya hakkım yok
Yeni bir yaş daha derken
Kaç kez baktım saatime
Geçen yaşamımda
Kaç kez düşündüm
Yaşamın nasılda su gibi
Akıp gittiğini
Kaç defa umutlu adımlarla bastım
Ayaklarımı yere
Karşıdan karşıya geçerken
Uyumak dışında neler yaptım
Yatakta
Kaç kuralla boğuştum beynimde
Kaç defa umutlu başladım
Yeni güne
Kendi varlığımdan şüphe ederken
Yeni neslin tohumlarını attım
Bilinçsizce
Hatalarıma hatalar ekledim
Benciller kıskandılar
Kentimiz yabancılaştı bizlere
Körebe oynadık yalnızlıklarda
Gören gözlerimizle
Belli olmayan yarınlara
Yol alıyoruz
Tutkular akıllara egemen
Bilinçsizliğin içinde
Yok olmaya yüz tutan "bilgi"
Yeter artık çık göklere
Umutlarımızı çiz inci dizer gibi
Aydınlık yağdır
Yeşersin çiçekler...

Yakup YURT
Brüksel, 08 Eylül 2003

Üzeyir Lokman ÇAYCI

YAN KESİT

Sızıntılar yavru kabarcıkların arasında... Bugünden yarına taşınıyor...
Uzaktan çiçeklerin renkleri karışıyor birbirlerine... Gelincikler çığlıklarla büyüyor... Komşum anahtarlarını yine unutmuş dış kapısının üstünde... Kırpılarak değiştiriliyor kırmızılar... At rengiyle geliyor kirlenmiş duygular. Dönerek çoğalıyor yazılar masa üstünde... Dillerini anlayabilirsem karıncaların aralarına gireceğim. "Ezberlemek düşünceyi öldürüyor..." diyorlar ya... inanan yok aynalar önünde kendimle konuşmalarıma. Cevabımı alıyorum yanlışlıklardan.
Bir kelime içine sığıştırabilirsem hayatımı... dans edecek hücrelerim... Kırılacak demir parmaklıklar barış zincirleriyle... Gözleri ne kadar açılırsa geceyarılarının, düşler yığılacak grimsi tebessümler arasında...
Kendimi yarına hazırlayacağım : Alüminyum kaplarda yemek yemenin maliyetini anlatarak. Savaşlardan nasıl etkilendiğimi onlar bana soramazlar ki! Geçip gidiyor rüzgâr yanı başımdan bana sormadan... Başkalarının sert bakışlarına katlanıyorum, bana ait olmasalar bile... Masa başı cinayetleri, renk katliamları, bakış tacizleri, eksik harflerle kelimeleri infilak ettirmiyor artık... Ben yapmasam dahi çivileri bana batırıyorlar.
Her şeyin arkasına bir yığın köpek yavrusu bırakılıyor... Başkalarının yaptıklarına, benim yapmadıklarımla cevap verirlerken bütün dosyalar rafa kaldırılıyor. Taraf tutan görüntülerin üzerine su dökmek yasak... Özündeki örtüyü kaldırmadan kiremitleri üst üste harçsız, tutkalsız dizerseniz altında kalırsınız 100 gramlık yetkilerin. Gözleriniz kapalıyken kendinizi göremezsiniz. Fanusun dışındayken sizi içinde görenlerin sayısı bir buçuk kişi... İç güneşinizin önüne konulan engeller sevgisiz bir coğrafyanın, kan renkli tarihin, ölüm üreten matematiğin bir yansımasıdır. Dünya öküzün boynuzu üzerinde diye bağıran hayaletlerin peşinde boşuna koşturmayın... Kum fırtınası sadece develerin üzerine esmiyor. Artık size gece olan tencerenin kapağını kaldırın... Duvarlardaki şekilsiz anlatımlarla alamadığınız mesajlar önünüzü iyice kapayacak. Gittikçe küçülen insanlara değil, onları küçültenlerin, dışlayanların makbuzlarını kesin. Kırılanların dökülenlerin hesabı bunlardan sorulmalıdır.
Şimdi mağazayı kapıyorum. En Kısa zamanda sizi yine bekliyorum
Ha aklıma gelmişken söyleyeyim gelirken dostluk aşısını hayat eczanesinden satın almayı da sakın unutmayın.

Üzeyir Lokman ÇAYCI
06.04.2004

Desen : Üzeyir Lokman ÇAYCI

Desen : Üzeyir Lokman ÇAYCI

Sen içinde bulunduğun zamanın çocuğusun

İşine geldiği gibi hareket et
Dostunu defterinden sil
Arkadaşını unut
Akrabanı gözden çıkart
Kendine göre kurallar koy
Bulunduğun yeri iyice daralt
Sen içinde bulunduğun zamanın çocuğusun...

Tatmin olacağın şeyleri yap
Rahatlayacağın şekilde konuş
Aydınlığı hiçe say
Karanlıkta yat
Kendi kendini aldat
Sen içinde bulunduğun zamanın çocuğusun...

Geride bıraktıklarını umursama
Kaybettiklerini aklından geçirme
Sende olmayanları
Başkalarında ara
Kendi kusurlarını
Görmezlikten gel
Büyük adam edasıyla yürü
İnsanlara tepeden bak
Sen içinde bulunduğun zamanın çocuğusun...

Siyaha «beyaz» de
Gündüzü karart
Bir elinle ver, diğer elinle al
Fakiri, yoksulu ağlat
Yaşı kurut... yeşili sarart
Çok biliyormuş gibi görün
Yere düşene bir tekme de sen at!
Sen içinde bulunduğun zamanın çocuğusun...

Üzeyir Lokman ÇAYCI
Ankara, 03.11.2007

80 Yıl Önce - 80 Yıl Sonra

ÇAĞDAŞLAŞMA YOLUNDA

Bir ses akisleniyor içimizde :
Çağdaşlaşma yolunda anlayarak ve hissederek
Mustafa Kemal'i...
Bizi geleceğe taşıyarak ince ve uzun bir yolda
Barış çizgisinde...
Her adımda bir meşaleyle duygulandıran bir ses...
Yaşadığımız,
Uğrunda can verdiğimiz
O’nunla dopdolu bir barış ülkesi...
Bugün yine güneş yerine
Mustafa Kemal doğuyor...
Cumhuriyet ;
Bahçemizin narin bir çiçeği
Geçmişimizle
Yurdumuzu yaşatan hepimizin geleceği
Düşlerimizin süsü....
Seksen yıl öncesinden
Aydınlıklar saçarak gelen bir ses...
Bugün yine güneş yerine
Mustafa Kemal doğuyor...
Çevremizde uzun namlulu korkular varken bile
İhanet çemberlerini kıra kıra
Düşüyor her yere O'nun gölgesi...
Seksen yıl sonra
O'nunla hür, O'nunla aydınlık
İçinde yaşadığımız
Özgürlükler beldesi...
Bugün yine güneş yerine
Mustafa Kemal doğuyor...

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Bu şiir
TRT TÜRKİYE'NİN SESİ RADYOSU
Tuba AYBERKİN, Nedim ATAK, Şebnem KILIÇ, Özkan AKIN'ın
Yapımcılığını Yaptıkları
"Sizin Radyonuz Proğramı" Ödüllü Yazı Yarışmasından
"80 Yıl Önce - 80 Yıl Sonra" temasıyla
29 Ekim 2003 tarihinde
İKİNCİLİK ÖDÜLÜ Almıştır

Hürriyet Gazetesi - ACILAR KARLA KAPLANIRKEN

Sabahattin Gürler'den : Herşey Bahane

Herşey bahane...
Bal da bahane, arı da bahane,
Çiçek de bahane, bitki de bahane,
Geçim de bahane, iş de bahane.

Neyin bahanesi?
İşte bu, bir sır!
Lazım olan bir sır,
Hayat veren bir sır.

Hayatımızda bir gonca gül,
Yeter de artar bir sümbül,
Akıl değil, işimiz gönül,
Gönlümüze olduk bülbül.

Gerekmez derdimize tabip,
Çünkü derman istemez hatip,
Sabahattin oldu katip,
Gönül evine geldi sahip.

Sabahattin Gürler.
Ankara, 21.04.2008

unesco

Palavreiros

editions l'inventaire